NeHir's profileİslamİyet GÜneŞ Gİbİdİr ...BlogGuestbookNetwork Tools Help

Blog


    Rabbim

     
     
     

    Öyle çok pazarlik ettim ki Senle ey Rabbim...

     

    Öyle çok pazarlik ettim ki Seninle ey Rabb’im.

    Sen çagirinca, kendime ayirdigim vakitlerden çalindigini düsündüm.

    Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdigim zamanlarin azalmasindan korktum.

    Vakit girince, içim "ciz" etti hep. Odamdan uzaklastim, biraktim isimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum.

    Ayak diredim, "az sonra kilsam da olur!" dedim.

    "Az sonra"larim "çok sonralar"a döndü, geç kaldim, geç kalmaktan utanmadim.

     Sonunda ayaklarimi sürüye sürüye vardim huzuruna.

    Pazarligimi vaktin darallmisligini bahane ederek yeniden ileri sürdüm.

    Kaçiyordu namaz ya; o yüzden çabucak kildim, selam verdim, hemen kalktim, rahatladim. Oysa rahatligi Sana borçluyum. Agrimayan her bir disim kadar huzur borçluyum Sana.

    Damarlarimin her bir noktasinda pihtilasmayan kanim kadar sükûnet borçluyum Sana.

    Tenimin kasinmayan her bir noktasi kadar rahatlik borçluyum Sana.

    Dislerim agriyacak olsa her biri için harcayacagim zaman Senin.

    Kanim pihtilasip damarlarim tikanacak olsa, her defasinda izdirap ve korkuyla geçirecegim saatlerin hepsi Senin.

    Tenim her noktasinda yyirtilacakmis gibi aciyacak olsa, kendi kendime dar gelecegim huzursuz günler Senin.

    Gün oldu; usandim. Sabrimi tükettim; tükendim.

    Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istedigin zamani çok gördüm.

    Benden istedigini, benim için istedigini bile bile, huzurunda huzursuz durdum.

    Fazla buldum namazin rekatlarini; kisaltmak için bahaneler aradim.

    Günümü delik desik etmeni, isimin arasina kesintiler sokmani, hayatimin ortasina duraklar koymani, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm.

    "Beni bana birak!"larla durdum huzuruna; içim baska bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mihli kaldim.

     Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamani bana!

     Bir uçurumun dibine savrulmus bir arabada çaresizce Sana yalvartiyor olabilirdin beni.

    Korkulu bir savasin orta yerinde ates ve kan kusan bombalarin altinda günümü de, isimi de, uykumu da, hatta rüyalarimi da delik desik etmelerini takdir edebilirdin.

    Düsmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genislik borçluyum Sana.

    Icten pazarlikti benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim.

    Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm.

     Kendimi sifirlamayi, benligimi hiçe indirmeyi beceremedim.

    Ensemde kaderin sicacik nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim.

     Acelem vardi; alnimi koydugum gibi kaldirdim seccadeden.

     Bütün benligimle asagi inemedim. Isim vardi, secdemi isime zaman kazandim.

    Secdeye kalbimi de sigdirmaya calismadim.

     Uykum vardi, secdemi birakip uykumu derinlestirdim.

    Itirafimdir: Bencilligimi de sirtima alip rükûlarda eritemedim.

     Bedenim egilirken huzurunda, "emrolundugum gibi dosdogru olma"nin agirligini sirtima almayi erteledim.

    "Sirasi degil"di; "hele dur; sonra da olur!"du.

    En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alinmadim!

    Sen dileseydin, çocugumun ciliz nabizlarinin esliginde, los ve nesesiz bir yogun bakim odasinda, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranina kilitleyebilirdin.

    Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kipirtisinin gölgesinde, mini mini bir sarsintinin beklentisi içinde saçlarima aklar düsürebilirdin.

    Icten pazarlik mi denir buna? Sen bilirsin Seninle ettigim pazarligi. Kendime sakladigim ve hatta kendimden de sakladigim sir bu.

     Dilime bile degdirmekten korktugum, agzima almaktan utandigim öyle bir sir iste. F

    isildamasi bile aci veriyor ya… Meselâ, uzayinca Fatiha, uzayinca sûre, heceler sanki özgürlüge giden yolu taslar gibi kestikçe, "bitmez simdi bu namaz!" dedigim çok oldu.

    Ama içimden. Kimseler duymadi.

    Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sirrimi bir Sen bildin.

     Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudagim anlamína yetisemedigim kelimeler için oynarken, Sen beni söyledigimden fazlasiyla duydun, söyleyemedigimi de, dile getiremedigimi de bildin.

    Ruhumu alip uzaklara gittigim halde, bir bedenimi biraktigim halde huzurunda, kovmadin beni, yakinliginda tuttun.

    Itirafimdir; öyle anlatildigi gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazi…

     "Aradan çikarmaya çalistigim" oldu namazi. Geçistirdim namazi.

    Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yasamaya basladým…

    Yasamayi namazin içinde aramaliydim. Namazi yasamanin içine sizdirmaliydim oysa. BILEMEDIM...

    Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlik ettim; ama Sen utandirmadin, yine yine yine huzuruna aldin beni.

    Her secdede rahmetinle oksadin alnimi. Her rükûda "aferinler" fisiladin gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanin akisina çagirdin ruhumu. Yüzüme vurmadin. Azarlamadin. Asagilamadin.

    Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadin. Utandirmadin.

    Pazarlik ettigimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im.

     Kimselere söylemedin. Sirdasim Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayiplamandan korkmam.

    Ben iste böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabindayim.

     Baska kime söyleyeyim? Baska kimin anlayisindan medet umayim?

    "Beni bana birak!"larla durdum huzuruna; içim baska bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mihli kaldim.

     

     

    *** 0 ***

     

     

     

    SABRET

     

     

     

     

    SABRET GONUL

     

    En Masumane Tavırlarına Gaddarca Yaklaşanlar Olacak Belki.

    İçindeki Çocuk Hafife Alınacak...


    Anlatmak İstediklerin Değil Anlaşılmamış Yanların Konuşulacak.

    "Olsun" Diyeceksin,Yüzündeki Gülümsemeyi Kaybetmeden.

    Yine de Hüsnü Zan Edeceksin.


    Allah İçin Söylediğini Yine Allah İçin Olduğu Yerde Bırakacaksın.

    Yaradanı Alıp Yüreğine,Sırtını Dayayıp Tevhidin Çınarına Akibeti Ukbada Düşüneceksin.


    Ve Kalbin Şöyle Bir Hafifleyecek,Damarlarına Giden İyimserlik Yolunu Tıkamadığından...


    Üzülüp Acı Çektiğinde Çileni Hafife Alanlar Olacak Belki...

     

    Öyle Bir Yanacak Ki İçin Kimseye Anlatamayacaksın.

     

    Günlerce Ağlayacaksın...


    Sonra En Yakınındaki , En Yüreğindeki Vuracak Hislerini....

     

    Canım Dediğin Dönecek Sırtını.

     

    Bir "Ah!" Çekeceksin Ve Arkanı Döndüğünde Kimse Kalmamış Olacak.

     
    "Sabır" Diyeceksin Yine Sabır.


    Eyüplerin Torunluğuna Yakışır Sabır...


    "Bugün Allah İçin Ne Yaptın" Sorusu Geldiği An Kulağına ,

    Vereceği Cevabı Bulamayanların Tedirginliği Değil En Zor İmtihanını Başarıyla Vermiş Öğrencilerin Rahatlığı Olacak Ruhunda.

     

    Başını Yastığa Koymadan "Elhamdülillah" Diyecek ,Rüyanda Cennetten Kesitler Göreceksin Belki....


    Ve Sabaha Erdiğinde ,Avucunda Tuttuğun Tesbih Tanesi Yine "Ya Sabır" La Başlayacak...


    Uzat Ellerini Ve Bekle.
    Sabırla Bekle Gönül...


    En Geç Surun Sesi Duyulduğunda , Tutacak Ellerinden O gönüllere sığmayan en Sevgili.....

     

    tutacak alemin yaratılış sebebi Allahın Resulü...Pes Etme Sabret Gönül...


    Asıl Sahibini Düşün Sabret...


    Başını Sonunu Kestiremediğin Olaylarda Bile Sabret...


    Pes Etme Sabret Gönül...

     

     

     

     

     

    HayaT

     

    ....RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA...

    Bir yerlerde tıkanıp
    kaldıysa hayat, soluk almak güçleştiğinde,
    Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında
    ayaklarını,
    Dağlara dönmeli yüzünü
    insan.
    Yeni patikalar,
    yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
    Yeni insanlarla tanışmalı, yeni kesifler
    yapacak....
    Hep isteyip de, bir
    gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
    Gerçekleştirmeyi denemeli!
    Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını;
    Zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup
    da,
    O
    dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
    Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı
    günler,
    Her aksam aynı can
    sıkıntısıyla eve giriliyorsa,

    Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
    Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce
    inip
    Servisten, otobüsten;
    yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;
    Gördüğünü hissedebilmeli!
    Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden
    önce,
    Değerli olabilmeli
    hayat!
    İlla büyük acılar
    çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
    Başkasının yerine koyabilmeli
    kendini;
    Ağlayan birine
    "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
    Ağlayana omuz, inleyene çâre olabilmeli!
    Şu adâletsiz, merhametsiz dünyaya ayak
    uydurmamalı;
    Sevgisiz, soysuz
    kalarak!
    Dikeni yüzünden hesap
    sormak yerine gülden,
    Derin
    bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

    Güneşin
    doğusunu
    seyretmeli arada bir, seher yeli
    okşamalı saçlarını...
    Karda
    yağmurda sevincine, coşkusuna;
    Fırtınada boranda öfkesine, isyanına ortak olabilmeli

    doğanın!

    Bir
    çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde
    geleceği;
    Bir yaşlının hatıralarında
    geçmişi görebilmeli!
    Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi,
    Mutlu etmeden mutlu Olmayı
    beklememeli!
    Ama küçük, ama
    büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
    Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için;
    kaçırmamalı!
    Çünkü; hiç
    düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması
    için,
    Hiç çâresiz
    kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin;
    Ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir
    kahkahaların;
    Merhaba dememişsen,
    anlamsızdır elvedaların...
    Ne,
    herkesi düşünmekten kendini, ne kendini düşünmekten
    herkesi
    unutmamalı!
    Bilmeli çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya
    da hep almak için...
    Sadece,
    anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
    Söyleyecek bir şey bulamadığında da
    dinleyebilmeli!
    Aklı ve kalbiyle
    katılabilmeli sohbetlere...

    Hafızası olmalı
    insanın; hiç değilse, aynı hataları,aynı bahanelerle
    tekrarlamaması
    için!
    Soruları olmalı,
    yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
    Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını
    zorlayacak!
    Herkese yetecek kadar
    büyük olmalı sevgisi;
    Ama,
    kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin
    sevdiklerinin;
    Zaman
    bulabilsin;
    Bir
    teşekkür, bir elveda için...
    Yaşam
    dedikleri bir sınavsa eğer;
    Asla
    vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
    Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark

    edebilmeli
    insan!
    Tıpkı,
    her şeye sahip olamayacağı gibi...

    Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...! *
    Can Dündar

    Besmele

    Besmelenin fazileti
    Sual: Besmelenin fazileti nedir?

    CEVAP
    İlk yazılan, Besmeledir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırattan geçer. Cennet davetiyesinin imzası Besmeledir. Peygamber efendimiz, (Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır) buyurdu.

    Euzü okumak, (Euzü billâhi mineş-şeytânirracîm),
    Besmele okumak ise, (Bismillâhirrahmânirrahîm) demektir.

    Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerime saygı göstermek, Euzü okuyarak başlamakla olur ve Kur'an-ı kerimin anahtarı, Besmeledir) buyuruldu. Sure okurken, Euzü Besmele okunur. Âyet-i kerime okurken, âlimlerin çoğuna göre, yalnız Euzü okunur. Sure veya âyet okumaya başlarken Euzü okumak vacip, Fatiha okumaya başlarken Besmele okumak da vaciptir. Diğer surelere başlarken Besmele okumak sünnettir.

    Namazda, Sübhaneke okuduktan sonra Euzü Besmele okumak sünnettir. Allahü teâlâ, (Kur'an-ı kerim okuyacağın zaman E'uzü... söyle) buyuruyor. (Nahl 98)

    Kesin haram olduğu bilinen bir şeyi mesela şarap içerken veya domuz eti yerken Besmele çekmek küfürdür.

    İyi işlere Besmele ile başlamalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.)
    [Beyheki]
    (Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, “Bu eve girmeme imkan yok” der, dönüp gider.) [Tibyan]

    (Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.)
    [Tergibussalat]
    (Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.) [Deylemi]
    (Besmele ile işe başlayanın günahları af olur.) [İ. Rafii]


    (Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur.)
    [Taberani]

    (Besmele ile yenen yemek bereketli olur.)
    [İbni Mace]

    (Sıkıntıya düşen, “Bismillahirrahmanirrahim ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyil azim” derse, her türlü sıkıntıdan kurtulur.)
    [Deylemi]

    (Bin kere Besmele okuyanın dört bin büyük günahı af olur.)
    [Tergibussalat]
    (Soyunurken çekilen Besmele, cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler.) [İ. Ebiddünya]


    (Helaya girerken çekilen Besmele, cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler.)
    [T. Salat]
    (Besmele yazılı bir kağıdı, yerden kaldıran sıddıklardan yazılır.)
    [Tergibussalat]

    (Besmelesiz koku sürünen, şeytanlara da koku sürmüş olur.)
    [İbni Sünni]
    (Şeytandan korunmak için, yemeğe Besmele ile başla!) [Taberani]
    (Su içerken Besmele çek, bitince de, Elhamdülillah de ve üç nefeste iç!) [İbni Sünni]


    (Yemeğe başlarken, Allahü teâlânın adını anın, yani Besmele çekin! Başında Besmele çekmeyi unutan, hatırladığı zaman, "Bismillahi alâ evvelihi ve ahirihi" desin!)
    [Ebu Davud, Tirmizi, Hâkim]

    Sual: İşlere başlarken kısaca Bismillah demek yetişir mi?
    CEVAP
    Yetişir. [“h” harfinin iyice belli olması için] (Bismillahi) de denir. (Bismillah) demek de caizdir.

    Besmele ile başlanılan iş bitince de, (Elhamdülillah) demeli, yani Allahü teâlâya şükretmelidir!

    İbrahim suresinin, (Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım) mealindeki 7.âyet-i kerimesi ile (Az-çok bir nimete kavuşan "Elhamdülillah" derse, Allahü teâlâ, o kimseye bu nimetten daha iyisini verir) ve (Yiyip içtikten sonra "Elhamdülillah" diyenden Allahü teâlâ razı olur) hadis-i şerifleri, nimete şükredince, hem eldeki nimetin yok olmaktan kurtulacağını, hem de yeni nimetlerin ele geçmesine sebep olacağını bildirmektedir. (T.Gafilin)
     
     
     
    ******
     
     
    Bir Kadın her söze ve işe başlarken besmele çekermiş.
    O kadının birde münafık bir kocası varmış.
    Besmele çekmesine çok kızarmış.
    Hanımını Besmele ile ilgili bir işte mehcup etmeye karar vermiş.

    Bir gün hanımına , içerisinde para bulunan bir kese verir, "Bunu sakla , sonra senden isterim" der.

    Hanımı keseyi Besmeleyle bir yere koyup üzerini örter.
    Kocası, hanımın haberi olmadan gidip keseyi alıp ve kuyuya atar.
    Sonra gelip hanımından keseyi getirmesini ister.

    Kadın keseyi koyduğu yere gidip, Besmele çeker. Allahü teala o anda Cebrail aleyhisselâma, yer yüzüne inip keseyi kuyudan alıp yerine koymasını emreder.

    Cebrail aleyhisselâm keseyi kuyudan alıp suları akar bir vaziyette yerine koyar.

    Kadın keseyi almak için elini uzatınca, keseyi ıslak bir halde bulunca "Bu kese nasıl ıslandı?" diye hayretler içinde kalır. Hiçbir şeyden habersizce kocasına götürüp verir.

    Bu durum karşısında Hayretler içinde kalan kocası da hemen tevbe edip salih bir müslüman olur.

    Bundan sonra her işe başlarken ve bir şey yaparken Besmele çekmeye başlar
     
     
     
     
     

    Hakikat Kapisi

     

     

    DÖNÜP BAKMADI BİLE... NE MUTLU ONA (MEVLANA'DAN)

     

     
    TASAVVUF'TA 4 KAPI VARDIR
     
    1- Şeriat Kapısı
    2- Tarikat Kapısı
    3- Marifet Kapısı
    4- Hakikat Kapısı

    Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.  

    Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;

    "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum.
    Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

    "Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve
    hepsi rahlelerine eğilmiş.
    Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."

    ****
      
    Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.
    Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir
    tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama
    hocasına itaat var.

    Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa
    kalkıp elini kaldırmış.
    Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.

    Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış.
    Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.

    Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına
    devam etmiş.

    Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.

    Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....

    - Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi.
    Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını
    sana iade etti.

    - İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam
    tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.
    "Sana kötülük yapana bile iyilik yap".
    Onun için döndü, oturdu.

    - Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir.
    İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır.
    Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

    - Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.
    İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir.
    Onun için dönüp bakmadı bile...
     
     
     

    Bilirmisin??

     

    muezzin

     

    Bilir misin ey sevgili? Ölümsüz sevgili diye bir tabir varmış. Hiç ölümsüz sevgili olur mu? Sevgili doğduğu gibi ölür. Ölümsüz olan sevgiliyle birlikte bile toprağa gömülmeyen sevgidir.
    Bazen bazı insanlar sanılar ki “ben ölünce toprak olacağım.”. Olur mu hiç sevgili? Her ruh;her bedene girebilir. Mühim olan beden değil ki. Bedeni güzelleştiren ruh değil mi sevgili?
    Sevgili..!
    Sen sanır mısın benden asırlar önce toprak olmuş bedenimi görmedim diye? Sanmazsın tabii. Her gittiğim yerde, her dokunduğum toprakta kokunu duyarım. Her gece rüyamda seni görmeyi beklerim.

    Sevgili…!
    Sen sanır mısın bu dünya sensiz de güzel? Sanmazsın tabii. Sensiz açan güneşin sıcaklığını duyabilir miyim, hem hissedebilir miyim sensizken yağan yağmurun ferahlığını?
    Senin ile beni yaratan Zât(cc) aynı. Fakat sen O Zâtın en sevgili eseri, ben ise sana,dolayısıyla beni halkeden Zâta ulaşma sevdasında denizde çırpınan milyonlarca zavallıdan bir zavallı. Sen nefsini yedinci mertebeye çıkarmış bir emsal , ben ise nefsini ikinci mertebede tutan bir âvâre. Sen Sultan-ı Enbiyâ ,sen Sultan-ı Evliyâ ,ben Sultan-ı Divane.
    Sevgili…!
    Sensizken soluduğumuz havanın,içtiğimiz suyun kimyasından öte gidemeyen bir tefekkürdeyiz. Gel de O Zâtın kudretini cemalinde görelim.
    Gel ey sevgili…!
    Yollarını bekleriz. Gönlümüze hicretini bekleriz. Gözcüler diktik gönlümüze. Çöller arasından çıkıp da gel. Yağmuru kıskandıran gözyaşlarıyla bekliyoruz seni. Gel artık. Hüzün seline uğradı gönlümüz. Hasreti kıskandıran vuslatla gel. Taşları ağlatan muhabbetle gel. Dizinin dibinde oturup sohbetini dinlemeyi bekliyoruz.
    Gel ey sevgili…!
    Sen gel ki şairler sussun. Bir sözün mest etsin ruhları.
    Sen gel ki savaşlar bitsin. Bir tebessümün fethetsin gönülleri.
    Gel ki; görsünler,yüzündeki o hat,o çizgi ne kadar ince
    Gel ki; görsünler,yer,gök,nasıl feryat ediyor,sen Allah(cc) deyince.
    Sevgili..!
    Dağları ateşe verdim. Vuslat özleminden; dağları yakan ateş, bize işlemedi. Kerbelâyı yerle bir eyledim. Sen gelip de ciğerlerin bin pare olmasın diye. Senin gözyaşına deryadaki suları feda eylerim. Sen gül yeter ki,ben ağlarım. Sen gül ki bütün ümmetin gülsün. Sen gül ki çorak topraklarda güller açsın. Sen gül ki; tebessüm bir yaratılana anca bu kadar yakışabilsin.
    Gel ey sevgili…!
    Şeyh-i San’an aşkındayım. Bırakma beni mahzun. Ruhun geziyor diyorlar her müminin kalbinde. Ben gözümü nöbetçi bıraktım yolda. Gece yattığımda bir rüya ol da , gerçek niyetine düşümde gel bana.
    Bekliyorum seni ey sevgili…!
    Çöle düşmüş Mecnunun Leyla’yı araması gibi gözlüyorum seni. Mezardaki kimsesiz bir fâninin bir Fatihayı beklediği gibi bekliyorum seni.
    Ne olur gel artık…!
    Bir çiçeğin suya ,bir çocuğun şefkate ,Azrail’in yanında beklediği bir faninin şahadete, Karun’un mala muhtaçlığı gibi muhtacım sana.
    Sevgili…!
    Senin varlığın bütün noksanlarımın tamamlayıcısı,seni bilmeyen insanın haline eyvah. Ayaklarının altında ezilen toprak olmak ne büyük lütûftur bana, yüzünde izini çıkaran hâsıra eyvah. Senin yudumladığın en hararetli su, soğuk pınarlardan akan zemzemdir bana, su niyetine zehir içene eyvah. Senin üzülmen bir idam sehpasıdır bana,seni bilmeden gülene eyvah. Senin yaslandığın çınar ziynet dolu bir dağdır bana, ziyneti,senin lütfûna tercih edene eyvah.
    Gel ey sevgili…!
    Hasretinden divane düştük. Şimdi hapisiz bu zindanlarda. Gel ey efendim ,gönüller sultanı,çölde açan bir çiçek.
    Sen ey sevgili..!
    Gel de kurtar bizi bu zindanlardan. Gel de bitir bu özlemi. Dağları un ufak eden dava ile başbaşayız ve taşıyamıyoruz. Kaderlerimiz kef ile yazılmış diye biliyoruz. Gel bize sabrı öğret. Harud – Marud’un sonu gibi olmasın sonumuz. Gel ki bitsin bu dayanılmaz çile.

    Sevgili…!
    Efendim..!
    Sultanım..!
    İki Cihan serverim..!
    Ya yanına aldır bizi. Ya bizi sensiz bırakma. Bitir bu hasreti.

    .

     

    Eğer bir gün peygamber ziyaretimize gelse, yalnızca bir kaç günlüğüne.
    Aniden çalsa kapımızı
    , doğrusu merak ediyorum neler yapacağımızı.
    Ama biliyorum böylesi şerefli bir misafire evimizin en güzel odasını açacağımızı.
    Yemeklerimizin en iyisini sunacağımızı.
    Ve inandırmaya çalışacağımızı,
    Onu evimizde görmekten dolayı duyduğumuz hazzı
    Ama söyleyin bana,
    Peygamberi evinize doğru gelirken gördüğünce, onu kapıda mı karşılayacaksınız.?
    Yoksa onu içeriğe davet etmeden önce,
    O sabah aldığınız gazeteleri dergileri çabucak toplayıp kanepenin altına mı atacaksınız. ?
    Peki, açık mı bırakacaksınız pembe dizi oynayan televizyonunuzu. ?

    Kim bilir belki de ağzımızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdik,
    Gün içinde ediverdiğimiz bir sürü yalanın ve hakaretin.
    Peki ya kasetlerimizi, hızlı müziklerimizi, yeni çıkan starların son albümlerini de ortalıktan kaldıracak mıyız bir çırpıda.
    Belki de onların yerine raflarda yıllardır boynu bükük bekleyen kitaplarımzdanı serpiştireceğiz ortalığa.
    Peki, hemen evimize girmesine izin verecek miyiz,
    Yoksa ne olur bir dakika diye yalvararak kapıda hangisini kaldırayım,
    Neyi yok edeyim nasıl gizliyiyim diye koşuşturacak mıyız evimizin içinde bin bir telaşla.

    Merak ediyorum eğer peygamber bir kaç günlüğüne bizimle birlikte yaşasa
    Yapmaya devam eder miyiz her zaman yaptığımız işleri.
    Mesela götürebilecek miyiz yanımızda her gittiğimiz mekâna, onu da?
    Tanıştırmaktan onur duyacak mıyız, en yakın arkadaşlarımızla?
    Şöyle diyelim ya da, o gelince bir kaç günlüğüne değişmeli mi planlarımız ve hayatımız ?
    Şimdi söyleyelim birbirimize açık yüreklilikle,
    Kalmasını ister miyiz hayatımızın sonuna kadar bizimle?
    Yoksa rahat bir nefes mi alırız, ziyareti bitipte çabucak gidiverdiğinde?
    Gerçekten bilmek ilginç olabilirdi değil mi?
    Eğer bir gün peygamber aniden ziyaretimize gelse, yapacağımız şeyleri?

    Gözlerimiz yollarda
    Ey sevgili dön artık

    Ne olur vuslata anı ne zaman ?

    Buram buram gül tütüyor Medinenin kokusu
    Ey sevgili dön dön artık
     

     

    Seviyoruz seni Ey SEvgili

     
     
     
     
     
    Seviyoruz Seni Ey Sevgili..


    Sen, Sen ki bize tüm kırgınlıkların ve düşmanlıkların kol gezdiği bir millete inat kardeşlerim diye hitap ettin sevgili, biz ise senin kardeşliğine layık olamasak ta seviyoruz seni.
    Seviyoruz bir gül gibi , seviyoruz senin bizi sevdiğin gibi;
    Hiraya çıkar gibi seviyoruz, Uhud;da savaşır gibi seviyoruz seni ey sevgili , seni görmeden seviyoruz, sen dememiş miydin ki öyle bir nesil gelecek ki o nesil kardeşlerim dir.
    Onlar beni görmeden sevecek. Seviyoruz görmeden vuslatını seviyoruz özleminde yanıp tutuşurken. Kainatta bir gül tanıdık sevgili bir gül solmayan ebedi kalan. Biz o gülün aşkına tutulmuşuz.
    Yanar da yüreciğimiz aşkınla tutuşur elbet.
    Vuslat dayanılmaz olur bir gün sevgili vuslat dayanılmaz sevgini sevgisizlik şehrinde barındırırız biz avuçlarımızda kor ateşler tutar gibi.
    Yıkıntılar arasından senin sevgini yudumlarız şehadet şerbeti gibi...
    Ey sevgili sevdamızın aşkına acı bize acı bize ve şefaatinden mahrum etme bizi etme ki bizler senin ümmetiniz...
    Doğar doğmaz secdeye gidip ümmeti ümmeti dediğin ve ömrün boyunca gecelerce ümmetim ümmetim diye Mevla;ya yakardığın ümmetiniz..
    Cennet kapıları açılıp gir ya Muhammet denildiğinde giremem ben taki ümmetim gelmezse, ümmetim yanımda olmazsa dediğin ümmetiniz..
    Bütün insanların birbirinden kaçıştığı o günde kızım Fatıma Oğlum İbrahim sana feda olsun illa ümmeti, illa ümmeti dediğin o bi-çare ümmetiniz...
    Seviyoruz seni sevgili, hicret eder gibi seviyoruz, biz seni Sümeyyeler gibi sevemesekte, Bilaller gibi göğsümüzde taşlar yeşertemesekte seviyoruz seni sevgili.
    Uhudda sana ok isabet etmesin diye önünde duvar olan sahaben gibi olamasakta..
    Seni onlar gibi sevemesekte aynı sevdayla seni sevdik, aynı sevdayla güllere senin kokunu verdiği için hayran olduk, aynı sevdayla güllere bakınca kendimizden geçtik..
    Hep aynı sevdayla yaşadık sevgili, seni göremesekte gül efendim seni görme umuduyla yaşadık, hep içimizdeydin sen sevgili, hiç çıkmadın ki bu sevda hiç yüreklerimizden çıkmadı onun içindir ki
    güle senin kokun verildiği için aşık olduk;
    Sevginin uğramadığı düşler ülkemizde seviyoruz seni, karanlıklarda aydınlığını görerek seviyoruz.
    Seviyoruz sevgili bizler seni göremedik Ey Sevgili senin sünnetini bildik ve senin sünnetinde bulduk seni sevgili, güllerde bulduk, bize bıraktıklarında bulduk seni ve senin o yüce sevdanı;
    Seviyoruz seni sevgili, senin bizi sevdiğin gibi, ALLAH;ın rasulü olduğun halde gecelerce Ağlayıp secdelerden kalkmadığın ümmetim diye gözyaşı akıttığın sevdayla seviyoruz seni Sevgili..
    Ey sevgili bizler aşk limanında yitiğini arayan sevdalılar gibi seviyoruz seni, seviyoruz düşler ülkesinin çıkmaz sokaklarında avuçlarımızdaki yüreklerimizle ve düşlerimizi bir zümrüdü ankanın kanatlarına veriyoruz...
    Ötelerdeki sevgiliye ulaştırması için
    ey sevgili, ey güzeller güzeli, ey gül efendim..
    Selam olsun sana,
    Selam olsun geceye ve aya,
    Selam olsun gecenin karanlığına,
    Selam olsun geceyi kuşatana,
    Selam olsun ömrünce ümmetim ümmetim diye gözyaşı akıtan Rasüle;

    Ey sevgili, biz seni seviyoruz ve hep seveceğiz, taki bu dünyadan göç müjdesi gelene kadar.
    Gelene kadar o kutlu müjde sevdalı gözlerle bakacağız her gül görüşümüzde, o sevdayla bekleyeceğiz o günü Sevgili; Yolculuk sürecek sevgili... Nefes alıp verdiğimiz sürece, söyleyecek sözümüz hep olacak..
    Ey sevgili, biz seni Leylası için dağları aşan Mecnun gibi sevemesekte, sevemesekte Ferhat gibi delemesekte dağları Ey sevgili , biz seni aşk ile sevdik, bildik ki aşk sendedir.
    Biz güllere aşık olduk sen yokken. Biliyorduk ki gül senden almıştı kokusunu ve senin vuslatını senin kokunu güllerde bulduk sevgili. Biz gülü gül diye sevmedik sevgili.
    Biz gülde bulduk senin aşkını vuslatını, kokunu güllere verene şükrettik ve gülü sevdik sevgili.
    Bizler düşler ülkesinden sesleniyoruz sana sevgili, düşler ülkesinin çıkmaz sokaklarından sesleniyoruz ve sevgini yeşertiyoruz bu sokaklarda... Sensiz Senin sevdanla;
    Seviyoruz seni sevgili, derbeder yüreklerimizle seviyoruz. Bi-çare olmuş yüreklerle seviyoruz. Çölleşmiş kalplerimizle seviyoruz seni sevgili. Yeşertemediğimiz sevdamızla, sevdanla seviyoruz..
    Seviyoruz seni ey sevgili, bülbülün gülü sevdiği gibi... Bizde senin bülbülün olmak istiyoruz sevgili ebedi aşkı bulmak için...
    Seviyoruz seni ey sevgili, yıpranmış vakitlerde yıpranmayan tek gül olduğun için...
    Seviyoruz seni ey sevgili, seviyoruz seni...


    Seviyoruz seni ey sevgili, çöl sıcağındaki bir kevser şelalesi gibi...
    Seviyoruz seni ey sevgili, göz yaşlarımızla suladığımız güllerle seviyoruz seni...
    Seviyoruz seni ey sevgili, sana aşık sana meftun olan aciz yüreklerimizle seviyoruz...
    Seviyoruz seni ey sevgili...

    Seviyoruz seni ey sevgili, seni gündüzleri ruhumuzu aydınlatan güneş gibi, geceleri yolumuzu bulduran ay gibi seviyoruz... Seni kainatı yaratan ALLAH için seviyoruz... Duy bizi ey sevgili, duy bizi, duy bizi...
    Ey sevgili, bizler dudaklarımız da senin sevdanı terennüm ediyoruz. Vuslatını haykırıyoruz on sekiz bin aleme...
    Ey sevgili, kabul et bu mektubumuzu ve şefaat et bize biz aciz ümmetine sevgine muhtaç olan ümmetine acı ve şefaat et ey sevgili... Ey sevgili, sanadır salavatlarımız
    Şefaat et ey sevgili şefaat et , şefaat et bizlere...
    Ey sevgili, biz seni Musab gibi sevemesek te , biz seni Filistin gibi sevdik, sabra gibi Şatilla gibi sevdik. Kudüs gibi sevdalandık sana bağrımızda ateş yaktık kor olduk sevgili...
    Ey sevgili , biz seni ölümü sevdiğimiz gibi sevdik, ölümü sevdik çünkü biliyoruz ki vuslatımızı ölümle dindireceğiz... Sana ve Sahibimize olan özlemimiz, içimizdeki özlemimiz o dem dinecek
    Hep dudaklarımız şu dizeleri tekrarladı durdu sevgili. Ölüm yad edilmeye değer bil gül derdik. Öyle bir gül ki kokladığımızda sevgiliyi bulduran ve koklayanı o sevdaya doğru uçuran, sevgiliye ulaştıran.
    Biz ölümü sevmiştik bu dizelerde bu sözlerde...
    Ey sevgili, biz senin yanında asrı saadet dönemini yaşayamasak ta yaşar gibi sevdik seni ve seni seveni, senin sevdiğini, senin sevdanı Ya RasülALLAH;
    Selam olsun sana Ey Kainatın Gül Efendisi, Sana Senin Sevdanla yaşatamasak ta senin o yüce sevdan içimizde olarak bizi beklediğin
    Kevser ırmağının başında senin sevdana yaraşır bir şekilde ummanı bekada buluşmak umuduyla;
    Seviyoruz seni ey sevgili tüm kalbimizle ve tüm zerreciklerimizle;


    Rabbim inşALLAH bizede böyle sevgi böyle bağlılık nasip eder inşALLAH cümlemize nasip olur
    ALLAH (cc) bizide sevdiği kullardan olmayı nasip etsin
    ALLAH (cc) cümlemizi sonsuz bi saflık nasip etsin...
     
     

    Sevgili ve aziz MusLumanlar

    Sevgili ve aziz Müslümanlar!..

     

    Sevgili ve aziz Müslümanlar!.. Bir dinsiz kuyuya taş atıyor, kırk değil, kırk bin, hattâ kırk milyon Müslüman çıkartamıyor...

    Bu durum bizim için utanılacak bir haldir. Tam tersi olması gerekmez mi? Bir Müslüman kuyuya bir taş atmalı, bin dinsiz çıkartamamalı.

    Dinsizlerin tuzaklarına düşmüş, fitne ve fesatlarına kapılmış gidiyoruz. Bizim kendi İslâmi gündemimiz olması gerekmez mi?

    Bırakalım onların sahte, oyalayıcı, aldatıcı, şeytanî gündem maddelerini ve kendi İslâmî gündemimize yönelelim.

    Birinci madde: İman için çalışmak, insanları en güzel ve uygun şekilde Tevhid’e çağırmak.

    İkincisi: İman etmiş Müslümanları tashih-i itikad konusunda uyarmak, bilgilendirmek. Yani inançlarının Kur’ân’a, Peygamber Efendimizin Sünnetine, icma-i ümmete uygun olması için gayret sarfetmek.

    Üçüncüsü: Beş vakit namazın dosdoğru kılınması için çalışmak, propaganda yapmak.

    Dördüncüsü: Hür ve mukim erkeklerin farz namazlarını cemaatle kılması için planlı ve programlı şekilde hizmet vermek.

    Beşincisi: İslâm kadın ve kızlarının hürriyetinin, haysiyetinin, şerefinin simgesi olan tesettür için çalışmak.

    Altıncısı: Her Müslümanın kendisine yetecek miktarda ilmihal bilgilerini öğrenip ezberlemesi ve bunları hayata geçirmesi için gece gündüz etkili faaliyet yapmak.

    Yedincisi: Müslümanların tek bir ümmet haline gelmesi için ne yapmak gerekiyorsa onları yapmak. Bugünkü hizipçiliği, fırkacılığı, tefrikayı, parçalanmışlığı, çekişip tepişmeyi izale etmek.

    Sekizincisi: Müslümanların bilgi/kültür, ahlâk/aksiyon, sanat/güzellik bakımından güçlü, vasıflı ve üstün olmaları için seferberlik ilan etmek.

    Dokuzuncusu: İmamet-i Kübra için çalışmak.

    Onuncusu: Kaosu, kopukluğu, dağınıklığı, anarşiyi giderip sımsıkı bir birlik, tesanüd, beraberlik, üniter bir İslâmî hiyerarşi sağlamak.

    Benim bu saydıklarımı dinsizler, imansızlar, İslâm düşmanları, şer güçleri istemezmiş... Elbette istemezler. Onlar istemeyecek, biz isteyeceğiz ve yapacağız.

    Bu saydıklarımın hiçbiri insan haklarına, adil hukuka, hikmete/bilgeliğe, millî menfaatlere aykırı değildir.

    Dinsizler hoşlanmıyor diye biz haklarımızdan feragat edecek değiliz.

    Kadınların ve kızların tesettüre girmesi meselesini ele alalım. Böyle bir şey bütün demokrat, hukukun üstünlüğüne bağlı ve saygılı, insan haklarına hürmetkâr ülkelerde serbesttir. Türkiye’de niçin serbest olmasın?

    Namaz kılmak da böyledir. İngiltere’de yaşayan beş milyondan fazla Müslüman namaz konusunda bir kampanya başlatsalar, bu ibadeti yerine getirmeyen Müslümanları namaza alıştırmak için propaganda yapsalar buna kimse karışmaz, karışamaz.

    Böyle dinî hizmet ve faaliyetlerin lâikliğe aykırı olduğu iddiası hezeyandır.

    Zorlama olmadıkça kimse bu hizmet ve faaliyetlere itiraz edemez.

    Müslüman bir kız veya hanım kendi hür iradesiyle, arzusuyla, isteğiyle başını örter, kapalı kıyafete bürünürse ona kimse engel olamaz.

    Müslümanlar namaza başlar, tesettüre bürünür ise dinsizlik tehlikeye girermiş... Girerse girsin. Önemli olan böyle şeylerin insan haklarına, hukuka, bilgeliğe aykırı olup olmadığıdır.

    Türkiye Müslüman bir ülkedir. Halkımızın yüzde elliden fazlasının beş vakit namaza başlaması için çalışmalıyız.

    Yine kadın ve kızlarımızın tesettüre girmesi için en güzel, en uygun, en etkili şekilde çalışmalıyız.

    1960’lı yılların sonlarında BUGÜN gazetesini yayınlıyordum. Fıkra (köşe) yazarlarından Şule Yüksel Şenler hanımefendi yurt çapında konferanslar veriyordu. Bazı konferanslara açık gelen nice hanım ve kız, o mekandan başları kapalı olarak ayrılıyordu...

    Bu gibi gelişmeler Müslümanları sevince boğar, yüreklerini neş’e ve sürur ile doldurur.

    Namaz ve tesettür Allah’ın kesin emri, Resulullah’ın kesin Sünnetidir. On dört asırlık icma-i ümmet ile sabittir.

    Biz Müslümanlar, Hıristiyan vatandaşlarımızın kiliselere, Musevî vatandaşların sinagoglara, Masonların localara gitmesine nasıl karışmıyorsak, dinsizler de bizim camilere gitmemize, muhadderat’ı İslâmiyenin kapanmasına karışmamalıdır.

    Yazımın başındaki konuya dönelim:

    Dinsizlerin gündemini bırakalım ve kendi gündemimizi hazırlayıp onun maddelerini yerine getirelim.

    Namaz için çalışalım.

    Cemaat için çalışalım.

    Tesettür için çalışalım.

    İttihad-ı İslam (İslâm Birliği) için çalışalım.

    Müslümanlarla dinsizler arasında derin uçurumlar vardır. Müslümanın ak dediğine onlar kara der, kara dediğine ak der.

    Biz onların aklarına karalarına uymak, onları kabul etmek zorunda değiliz.

    Güncel dedikoduları, boş siyaset zevzekliklerini, sahte gündemleri bırakalım.

    Allah ve Resulü bizim için bir gündem tanzim etmiştir. O gündeme eğilelim.

    Antikalarımı Satıp Burs Vermeliymişim...

    BİR vatandaş, şu mealde bir mesaj göndermiş: Antika koleksiyonu yapıyorsunuz. Bu israf değil midir? Antikalara yatırdığınız parayı fakir talebelere burs olarak dağıtsanız iyi olmaz mı?..

    Cevabım: Antika koleksiyonum yoktur. Bendeki antika sanılan eşya, eskicilerden, hurdacılardan topladığım kırık dökük ucuz şeylerdir. Bir de, iç ve dış seyahatlerimde geleneksel sanat eserleri, hatıra eşyası alırım. Bunların da fazla kıymeti yoktur. Meselâ Girit’ten, 15 euroya, aslı oradaki müzede bulunan eski bir seramiğin replikasını almıştım. Tunus’dan kocaman eski bir kapı kilidi getirmiştim. O da, sanırım 20 euroluk bir şeydi. Bunlar antika sayılmaz.

    Kıymetli veya kıymetsiz antika eşyaların satıldığı müzayedelere katılmam. Bir kere, bir dostumun ısrarı ve kendisiyle buluşmak üzere Çırağan’daki böyle bir müzayedeye gitmiştim. Lakin antika satın almamıştım. Bütçem müsait değildir.

    Burs verme meselesine gelince: Şimdiye kadar bu konuda hayli yazı kaleme aldım. Bugünkü burs dağıtma sisteminin fazla bir faydası yoktur. Geçenlerde bir sohbette, 6 yerden burs alan açık göz öğrenciler olduğunu söylediğimde orada bulunan bir öğretmen, “Ben 13 yerden burs alanını biliyorum...” demişti.

    Antika sayılacak hiçbir eşyam olmadığını söylemiyorum: Birkaç hat levhası var. Eski kırık bir çini parçası. Baskı ve yazma kitaplar... Kitaplarımı vakf etmeyi düşünüyorum.

    Muhterem okuyucuma, benim “antikalarımla” ilgili takıntısını bırakıp, ülkemizdeki bazı din baronlarının (kendi baronu da onların içinde olabilir...) nasıl lüks hayat sürdüklerine bakmasını tavsiye ederim. Selamlarımla...

    Nikahsız Yaşamaya Evet, Taaddüt-i Zevcata Hayır...

    Beş altı yıl önceydi. Bir toplantıda çok ünlü ve gazeteciliği çok güçlü bir hanım ile konuşuyordum. Bir ara “Çok sevinçliyim... İçim içime sığmıyor...” demişti. Sebebi sorulunca “Tahliller neticesinde hamile olduğum anlaşıldı...” cevabını vermişti.

    Sonradan öğrendim ki, bu bayan evli değilmiş!

    Medyada kimse bu bayana çatmamıştı. Artık bir kesimde böyle hadiseler çok tabiî karşılanıyor.

    On binde bir Müslüman, iki hanımla evli olunca kıyamet kopartıyorlar. Bu konuda maalesef çifte standart var. Nikahsız birlikteliğe evet diyorlar, nikahla birden fazla eş edinmeye çok kızıyorlar.

    Kadınların başörtüsü takmasına da çok kızıyorlar. Devletin TC’li resmî vesikalarla fuhuş yaptırmasına, bu fuhuştan KDV ve gelir vergisi alınmasına ise hiç aldırmıyorlar...
     
    Resul Sarica

    Nankorlugumuz...

     
    Offf ANNEE YAAA!!
     
     
    SAAT;O3.30 du adamın telefonu çalmaya başladı.

    Başını gömdüğü yastıktan binbir zorlukla kaldıran adam,yatak ucundaki telefona uzandı:
    "Alo kimsiniz?"
    "Benim oğlum annen"
    "Anne of ya...Bu saatte ne var ALLAH aşkına! Yarın ne kadar önemli işlerim
    olduğunu bir bilsen..
    "Şey oğlum..."
    " ne var anne beni bu saatte uyandıracak kadar önemli ne var? sabah arasan
    olmazmıydı?

    Anne oğlundan duyduğu bu kırıcı sözlerden dolayı, çok üzülmüş ve çok incinmişti
    Ağlamaklı bir sesle şunları söyleyerek telefonu kapattı;
    _Bundan tam otuzbeş yıl önce, böyle bir gece yarısı saat tam 03.30' da sende
    beni uyandırmıştın! Doğum günün kutlu olsun evladım..."
     
     
     
     

    ZaMan

     
     
     
    ZAMAN

    Çok zaman önceydi.

    O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.

    İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.

    Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.

    Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.

    Bir parçasına dün dedi,diğer parcasına bugün, öteki parçasına da yarın.

    Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.

    Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı;

    Ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.

    Farkında olmadan rezil etti bu gününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu.

    Bir türlü beceremedi.Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı...

    Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı, ama bugünü hiç yaşayamadı

    RABBIM SENDEN ILLEDE DILEKCE ISTEMIYOR !

     
     
     
     
    ALLAH SENDEN İLLE DE DİLEKÇE YAZMANI İSTEMEZ

    "Derdini anlatamamktan yakınıyorsun.
    Sesini duyuramamak canını yakıyor.
    Varlığını hiçe sayanlara içerliyorsun.
    Anlaşılmamak yüreğini kanatıyor.

    Seni sen söylemeden anlayan bir dostun olsaydı, ne çok sevinirdin.

    Yüreğini senin göğsüne koyan Yaratıcın yüreğinden geçenleri bildiğini bildiriyor sana.
    Sen dile getirmesen de,
    içini oyan sızıları,
    ruhunu kemiren pişmanlıkları açık bir söz gibi duyuyor.
    Diyor ki,
    başkalarından sakladığını bildiğim gibi,
    kendinden sakladıklarını da biliyorum.
    Seni en çok O anlıyor.
    Sesini bir yükselt de öyle konuşalım, demiyor.
    Bir dilekçe yaz da, sonra değerlendirelim, demiyor."
     
    "Cenab-ı Hak sanki şöyle diyor:"Ey kulum! Senin kalbin, Benim bahçem;Benim cennetim de senin bahçendir.Ne zaman ki sen, Bana karşı bahçende cimrilik göstermeyip bilakis Banim Bilgimi ve Sevgimi oraya doldurursan;Ben sana karşı bahçemde nasıl cimrilik yapar ve seni oradan engellerim??"

    Fahrüddin-i Razi